Wednesday, April 07, 2010

Gerçek Kayıp Bir Krallıktır


“O azgın özgürlük isteği, kölelik ülkesine götürmüştü Sade’ı”   Albert  Camus
“Bilgi bir düzen kurdurur, ve yanıltır. Çünkü önerilen düzen her an yenidir ve her an yeni ve sarsıcı bir değer biçilmesidir tüm  yaşamımıza.” Eliot/ Dört Kuarted
Can Dündar’ın iki binli yılların başlarında kaleme aldığı bir yazı vardı ütopyalara dair. Ne yazdığını tam olarak anımsayamıyorum ama ilk tepkim ütopyaların bitmiş olabileceği yönündeydi. Marksizmin öngördüğü sınıfsız toplumu ütopyanın bir parçası olarak görmemem etkili olmuştu bu kanının bende oluşmasında. Sozyalizmi canlı, yaşayan ve gerçekleşebilir olanın parçası olarak görmüş olmalıyım her şeye rağmen. Artık ütopianın ne olup ne olmadığı yönünde bazı noktalar pürüzlü de olsa, netleşen bir fikre sahibim.
Platon’un ideal devleti bilinen ilk ütopyaya ya kaynaklık ediyor. Uzun süre ideal devlete ulaşma özlemi ile şekillenmiş bu türden toplumsal tahayüller. Son okuduğum Bacon’un Yeni Anlantis’i de böylesi bir arayışı ele alıyor. Bilginlerin ve filozofların yönettiği, herşeyin kusursuz bir akıldan, eğer böyle birşey mümkünse, çıkan yasalarca yürütüldüğü ideal bir mutluluk tarifi bu. Tabii bu türden tarifler artık aşılmış durumda. Tarihsel süreçte insan düşüncesinin gelişimi, bugünün evrensel ölçütlerini ortaya çıkarmış. Dikkatimi çeken en önemli noktalardan biri ise, ilk ütopyalar  dahil olmak üzere bu türden kurgularda, ekonomik ilişkilerin merkezi bir yapı tarafından düzenleniyor olması. Ta ki Marks’ın kendini sönümleyen sosyalizmine ve de anarşist ütopyaya kadar. (Marksizm de ilk aşamada devleti sınıfsız topluma geçişte düzenleyici bir ara  dönem olarak görme eğilimindeydi. Sovyet deneyimiyle bu düşünce oldukca aşındı. Günümüzde sol'un kendi varlığını ulus devlete dayandırmasıyla da trajik bir hal aldı, özellikle de az gelişmiş ülkeler göz önüne alındığında. Bu noktayı ileriki zamanlarda yeniden ele alacağım.)
Ütopyaya Karşı Kara Ütopya
Zamyatin’in “Biz”i ile birlikte karşı ütopya ya da kara ütopya diyebileceğimiz bir görme biçimi edebi tür olarak, daha da önemlisi ütopyalara karşı ciddi bir eleştiri olarak kendini ortaya koydu. Sonrasında Orwell’ın 1984’ü, kısmende (kısmen diyorum, çünkü Sovyetik Devrimin yaptığı şeyi tersten yapmaya çalışarak, otoritesizliği önererek, her türlü tarihselcilikten kendini arındırmayı öngörüyordu.) Le Guin’in Mülksüzler’i merkezi otoriteye ve totaliter sitemlere sert eleştireler yönelttiler. Kurmaca bir dünyanın baskıya ihtiyaç duyacağı temelinden hareket ediyordu bu yapıtlar. Kurmaca olduğu için kontrol edilmesi gereken bir dünya vardı ortada. İnsanları kendi başlarına bırakamazdınız, keza kurmaca yapınız hemen çökebilirdi. Bu nedenlede  merkezi yapının güçlendirilerek, toplumsal hayatın her alanının kontrol edilmesi zorunluluk arz ediyordu. Pratikte yaşananlar da bunların tezahürüydü. Ütopik pratikler, kendi öz devinimiyle hareket eden ‘Orta Dünya’yı  tehtid eden Orglara dönüşmüştü. Büyük Birader’in gözü, kendi karanlığını yeryüzüne yayan Yüzüklerin Efendisi’ndeki Sahurandan başkası değildi....
“Bugün Artık Herşey Bitti; Bütün Kötülükler ve Bütün İyilikler”
Ütopik geleneğin, Sovyet deneyiminin 1990’ların başlarında çökmesiyle birlikte, aldığı ciddi darbe, bazı işbilirlerin ‘Tarihin Sonu’ tezleriyle ortaya çıkmasına  yol açtı. Aslında Fukuyama’nın böylesi bir tezle gündeme gelmesi oldukça manidar. Keza, Hegel ve Marks’ın tarihsellikle örülü diyalektikleri de benzer bir sonu öngörüyordu. Tarih, sonsuz özgürlük ve eşitliğin sağlanmasıyla gelişimini tamamlayacaktı. Dolayısıyla Fukuyama’nın yaptığı absürd olmakla birlikte, benzer bir ütopik tasarıyı müjdelemekten başka birşey değildi. Öyle ya da böyle, o da tarihin sonunu öngörüyordu.  Ancak pratik süreç Fukuyama’nın öngörüsünü yerle bir etmekde çok gecikmedi. Yeni Dünya Düzeni , iki dünyalı sunni dengeyi aratacak derecede kaotik bir hal almıştı çünkü. Nietzsche’nin, iki yüzyıl sonrasının tehlikeli nihilist dünyasını işaret etmesinin ardından yüzyıl geçmeden, Baudrillard tek çareyi kusursuz nihilizmde buluyordu. Aslında Nietche’nin ne kadar haklı öngörülere sahip olduğu buradan da çıkarılabilinir......
Sonlandırılmış bir yazı olmadığının farkındayım. Belki de son diye bir şey yoktur. Camus, Baudrillard, Nietzsche, Hegel ve Fournier üzerinden, başka bir deyişle modernite, gelenek, tarihsellik, doğa, çocukluk, özerk ve kategorik akıl, başkaldırı ve kutsalla ilişki kavramlarından yola çıkarak  geliştirmek istiyorum bu yazıyı. Tekrar okumalarla birlikte yeni okumalar da yapmam gerekecek. Bildiğim bir şey varsa, o da bunun epeyce bir zaman alacağı...Bütün bunları kendime söylüyorum...

Biterken çalan İbrahim Tatlısesten.“Bul getir”

Friday, January 08, 2010

İnsan ne ile yaşar?


Analitik felsefenin devreye girmesiyle ya da felsefenin kendisini o sürece taşımasyla başlayan söylem analizleri, felsefenin tarihte  hiç olmadığı kadar sağlam bir temele oturmasına yol açtı. Dil analizleriyle başlayan süreç(Wittgeinstein’in özellikle kullanılan dilin sınırlarını arama ve bulma tutkusu) bugün, “İnsan ne ile yaşar?” sorusunu zorunlu kılıyor.

Geçen yıl düzenlenen bianelin konusunu, Tolstoy’un da bir kitabına isim olan bu soru oluşturuyordu. Tolstoy’un bu sorunun aciliyetini bir asır öncesinden keşfetmiş olması kanımca bir tesadüf değil. Keza Dostoyevski için de geçerli bu. Konusunu küçük insanlardan, sıradan hayatlardan alan Rus yazını, temel de bu gerçeği farketmiş gibi görünüyor.

19. yüzyılın inşaacı mantığı bir şekilde herşeyi tekleştirmeye çalışmıştı. Buna en güzel cevabı ise yine Nietzsche veriyordu;" Oysa başkadır düşünce, başkadır eylem, başkadır eylemin tasarımı, dönmez artık nedenselliğin çarkı" diyordu Nietzche. Artık biliyoruz ki, inşaa etmek demek aynı zamanda birşeyleri dışarıda bırakmak anlamına geliyor. Bu da yaşama, insan denen varlığa ve onun tezahürlerine uymayan bir duruma denk düşüyor. Bir biçimiyle insan hep bir şeye tabii kılınmıştı; kimi zaman tanrıya kimi zaman ise büyük amaçlara kurban edilmişti insan. Tarihin hiçbir aşamasında yaşamın öznesi olmayı başaramamıştı. Nasıl başarsın, tarihsel bellek ve birikim buna izin veremezken…

Artık tek başına insan ve onun söylemi felsefenin ana konusu haline geliyor. İnsanın uğraşıları, alışkanlıkları, gündelik yaşam pratikleri başta felsefenin ve tüm sosyal bilimlerin biricil önceliğini oluşturuyor. Büyük anlatıların prangaları bir bir kırılıyor. Otoriter yapılar mevzi kaybediyor. Artık gündelik yaşamdaki totaliter haller eleştirilerin hedefi haline geldi. Bunların konuşuluyor olması bile yeni bir sürece işaret ediyor. Marks bile, insan aklına giren düşüncenin, bir süre sonra kendini gerçekleştirme noktasında direteceğini söylememiş miydi?
Zamanın ruhunu yakalamak bu anlamda çok önemli. Ulusal sınırların fiilen kalktığı, küreselleşmenin kendini bir zorunluluk olarak dayattığı şu içerisinde yaşadığımız zamanı çözmek elbette kolay değil. Büyük değişimler büyük sancılar gerektiriyor. Novalis, geceyi tanrıların rahmi olarak nitelendiriyordu. Yeni bir güne uyanmanın sancısıdır bu ve bunun için kendini tutuşturur gece. Şimdiki zaman kendinden daha büyük bir geleceğe yol vermek zorunda artık…