Search This Blog

Friday, January 08, 2010

İnsan ne ile yaşar?


Analitik felsefenin devreye girmesiyle ya da felsefenin kendisini o sürece taşımasyla başlayan söylem analizleri, felsefenin tarihte  hiç olmadığı kadar sağlam bir temele oturmasına yol açtı. Dil analizleriyle başlayan süreç(Wittgeinstein’in özellikle kullanılan dilin sınırlarını arama ve bulma tutkusu) bugün, “İnsan ne ile yaşar?” sorusunu zorunlu kılıyor.

Geçen yıl düzenlenen bianelin konusunu, Tolstoy’un da bir kitabına isim olan bu soru oluşturuyordu. Tolstoy’un bu sorunun aciliyetini bir asır öncesinden keşfetmiş olması kanımca bir tesadüf değil. Keza Dostoyevski için de geçerli bu. Konusunu küçük insanlardan, sıradan hayatlardan alan Rus yazını, temel de bu gerçeği farketmiş gibi görünüyor.

19. yüzyılın inşaacı mantığı bir şekilde herşeyi tekleştirmeye çalışmıştı. Buna en güzel cevabı ise yine Nietzsche veriyordu;" Oysa başkadır düşünce, başkadır eylem, başkadır eylemin tasarımı, dönmez artık nedenselliğin çarkı" diyordu Nietzche. Artık biliyoruz ki, inşaa etmek demek aynı zamanda birşeyleri dışarıda bırakmak anlamına geliyor. Bu da yaşama, insan denen varlığa ve onun tezahürlerine uymayan bir duruma denk düşüyor. Bir biçimiyle insan hep bir şeye tabii kılınmıştı; kimi zaman tanrıya kimi zaman ise büyük amaçlara kurban edilmişti insan. Tarihin hiçbir aşamasında yaşamın öznesi olmayı başaramamıştı. Nasıl başarsın, tarihsel bellek ve birikim buna izin veremezken…

Artık tek başına insan ve onun söylemi felsefenin ana konusu haline geliyor. İnsanın uğraşıları, alışkanlıkları, gündelik yaşam pratikleri başta felsefenin ve tüm sosyal bilimlerin biricil önceliğini oluşturuyor. Büyük anlatıların prangaları bir bir kırılıyor. Otoriter yapılar mevzi kaybediyor. Artık gündelik yaşamdaki totaliter haller eleştirilerin hedefi haline geldi. Bunların konuşuluyor olması bile yeni bir sürece işaret ediyor. Marks bile, insan aklına giren düşüncenin, bir süre sonra kendini gerçekleştirme noktasında direteceğini söylememiş miydi?
Zamanın ruhunu yakalamak bu anlamda çok önemli. Ulusal sınırların fiilen kalktığı, küreselleşmenin kendini bir zorunluluk olarak dayattığı şu içerisinde yaşadığımız zamanı çözmek elbette kolay değil. Büyük değişimler büyük sancılar gerektiriyor. Novalis, geceyi tanrıların rahmi olarak nitelendiriyordu. Yeni bir güne uyanmanın sancısıdır bu ve bunun için kendini tutuşturur gece. Şimdiki zaman kendinden daha büyük bir geleceğe yol vermek zorunda artık…